Zil Çalınca Başlayan O Sessizlikler ve Melodiler
Akşamın o dinginleşmeye başladığı saatler… İzmir’in bu meltemi, bazen en iyi öğretmenim oluyor benim için. Çünkü sabah ezanla uyanıp ders zilinin o keskin sesiyle güne başlayan birine gelince, hayatın ritmi hep o notalardan oluşuyor zaten. Okul müziği öğretmeni olmak; sadece nota kağıdına bakmak değil, aynı zamanda o melodilerin üzerinden nesillerin ruh halini geçirmek demek.
Bazen derslerin en güzel anları, öğrencilerin "Öğretmenim, bu şarkının sözlerini tam anlayamadım" dediği o anlar oluyor. Bir yandan da ben, o şarkının hangi döneme ait olduğunu, neden hala bu kadar taze duyguları başarıyla aktardığını yeniden yaşıyorum. Sanki o ses bandında donmuş bir zaman kapsülü var; biz onu açıp içerisindeki tozlu, ama altın değerli o duyguları yeniden havaya karıştırıyoruz.
Ama bu sevda ağır bir yüktür bazen. Her şarkı, üzerine geçirilen onlarca farklı yorumla o kadar çok katman kazanıyor ki... Sanki her öğrenci, kendi öyküsünü taşıyor ve o şarkı da onun bu yıl yaşadığı tüm iniş çıkışların ortak diline dönüşüyor. Bu büyük bir onur, kabul ediyorum. Ama bu tutku bazen kendini aşırı yüklemiş gibi geliyor.
Ders Kitabı Dışı Senfoniler
İşte tam bu noktada, hayatın bize sunduğu o beklenmedik ara sahneler devreye giriyor. Öğretmen kimliği ile Seldaşan olarak ben arasındaki ince çizgi bazen bulanıklaşıyor. Oysa gerçek hayat, kareli defterdeki gibi düz bir çizgide ilerlemiyor ki. Hayat, hep o beklediğimiz melankolik nakaratlarda takılıp kalıyor, değil mi?
Bu dengeyi kurmak... Ah, bu tarif edilemez bir dans. Sanki hem sahnedeki mükemmel armoniyi yakalamaya çalışıyorsun, hem de arka planda kendi içindeki o sürekli değişen temposunu tutmaya uğraşıyorsun. Okulda geçirilen enerjinin tamamını, akşam evdeki o küçük akustik köşede yeniden yaratmak gerekiyor.
Bu yüzden ara sıra eski bir kaseti buluyorum. Belki de o şarkının ilk çıktığı kaydı, acele etmeden dinlemek gerekiyor. Dijital çağın o hızlı tüketim temposuyla uğraşırken, bazen geriye dönüp, bir şarkının o ilk kaydındaki nefes alışını dinlemek gerekiyor. O nefes, acele etmeyen, sindirerek gelmiş bir duygudur aslında.
Listeler yapıyorum zihnimde işte:
- Ritmi Bulmak: Her şeyin bir başlangıç ve bitiş noktası olduğunu kabul etmek.
- Detayı Yakalamak: En basit notanın bile o büyük hikayeyi anlatabileceğini görmek.
- Molayı Bilmek: Bazen en iyi ders, müziğin kendisinin verdiği o bilinçli sessizlikte gizlidir.
Çünkü en sonunda anlıyorum ki, bu meslekte ya da hayatta kalıcı olan tek şey, o ilk kıvılcımdır. O şarkının bizi yakaladığı an... İşte bütün denge, o tek bir vurucu frekansta bulunuyor. Geri kalan her şey ise sadece bufre alanı. Ve o iyi bir şey, değil mi? Çünkü bazen en güzel şarkılar aceleye gelmez. Onlar, kendi ritminde olgunlaşır.